Osmanlı'da Tasavvuf


Seminar Paper, 2014
30 Pages, Grade: 1

Excerpt

Inhalt

OSMANLI’DA TASAVVUF GİRİŞ

A- TASAVVUF
1.TASAVVUF’UN TANIMI
2. TASAVVUFUN KISA BİR TARİHÇE
3. TARİKATLERDEKİ ORTAK UNSURLAR

B- OSMANLI’ DA TASAVVUF
1.OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞ DÖNEMİNDE TASAVVUFÎ HAYAT
2. OSMANLI DEVLETİ’NİN YÜKSELME DÖNEMİNDE TASAVVUFÎ HAYAT
3. 17.YÜZYILDA OSMANLI’DA TASAVVUFÎ HAYAT
4. XVIII. ve XIX. YÜZYILLARDA OSMANLI’DA TASAVVUFÎ HAYAT
5. OSMANLI DEVLETİ’NDEKİ TEKKELERİN BOZULMA NEDENLERİ
6.TEKKELERDEKİ BOZULMALARA KARŞI ALINAN ÖNLEMLER
7.OSMANLI DEVLETİ’NDE TARİKATLARIN GELİR KAYNAKLARI

SONUÇ

KAYNAKÇA

TABLO 1- OSMANLI DEVLETİ’NDE MUTASAVVIF PADİŞAHLAR

OSMANLI’DA TASAVVUF GİRİŞ

Tasavvuf, islamî eserler arasında en fazla üzerine eser yazılan ama hala açıklanmayan bazı yönleri olan ve bir dönem varlığını ispatlamak için mutasavvıfların (tasavvufa giren kimse) müfessirlerle, kelamcılarla karşı karşıya geldiği bir ilim dalı olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Kaynağını Kur’andan ve sünnetten alan tasavvufun en önemli gayesi; Allah’ın rızasını kazanabilecek kullar yetiştirmektir. Mutasavvıflar, ehl-i Suffe’yi model olarak görmüşler ve ulaşabildikleri bütün bölgelere öğrenmiş oldukları bilgileri uygulamalı olarak göstermişlerdir.1 Bulundukları bölgede halktan biri gibi yaşamışlar, ziraatle, hayvancılıkla uğraşmışlar ve o bölgedeki insanları irşad etmeye çalışmışlardır. Devletle olan ilişkileri ise zamana ve mekâna göre farklılıklar göstermiştir. Bu nedenle tasavvuf, sadece bir ülke veya belirli bir yerde yaşamış olan halk için değil İslam medeniyetinin bütünü açısından ciddi bir önem taşımaktadır.2

Osmanlı Devleti’nde ise devletin kuruluşundan itibaren tasavvuf kendini göstermiştir. Osman Bey’in hocası ve kayınbabası Şeyh Edebali o dönemin bilinen en büyük mutasavvıflarından biridir. Osman Bey ‘den itibaren mutassavvıflar hem saray içinde, hem saray dışında devlete çok fazla hizmette bulunmuşlardır. Savaşlarda ordunun moralini artırmak için önde giden bir “Şeyh”3, serhad şehirlerinde kurulmuş, sınırların güvenliğini sağlayan, sefer esnasında orduyu ağırlayan ve halka her daim hizmette bulunan bir “Zaviye” 4 şeyhinin gözetiminde nefsani hırslardan arınmaya çalışan ve zaviyelerde her daim hizmet eden bir “Mürid” 5, tasavvufun en önemli unsurları olmuştur.

Osmanlı’da tasavvuf sadece halk arasında değil, aynı zamanda devlet yönetiminde bulunanlar, ilmiye mensupları arasında da hızla yayılmıştır.6 Bazı padişahlar bunun yanısıra bir tarikate mensup olmuşlardır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, mutasavvıfların hem zahiri ilimleri hem de batınî ilimleri bünyesinde toplamış olması ve her türlü soruya cevap verip, gönül huzuru sağlamış olmalarıdır. 7

Bu çalışma iki ana bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde; tasavvufun ortaya çıkışı, tanımı, tasavvufun hayata geçirilmesinde çok büyük bir öneme sahip olan tarikatlar, tarikatlardaki ortak unsurlar ele alınmıştır. İkinci bölüm ise; tasavvufun Osmanlı Devleti’ndeki önemi, devletle, halkla ve ilmiye mensupları ile olan ilişkileri ve tarikatlardaki bozulmalar, başlıklar altında açıklanmaya çalışılmıştır. Birinci bölüm için Mustafa Kara’nın “Tekke ve Zaviyeler” adlı eseri, Kuşeyrî ‘nin “Risâle” si; ikinci bölüm için ise; Dr. Necdet Yılmaz’ın “Osmanlı Toplumunda Tasavvuf / Sufîler, Devlet ve Ulema” adlı eseri, Reşat Öngören’in yine benzer bir adla yayınlanan “Osmanlılar’da Tasavvuf” adlı eseri, İrfan Gündüz’ün “Osmanlı’da Devlet/Tekke Münasebetleri” adlı eseri, Ahmet Yaşar Ocak’ın “Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler”8 adlı eseri bu çalışmada yararlanılan başlıca eserler arasında yer almıştır. Ayrıca “İslam Ansiklopedisi” ve Mehmet Zeki Pakalın’ın meşhur eseri olan “Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü” de birçok tasavvufi terimin açıklamasında kaynak olarak kullanılmıştır.

A- TASAVVUF

1.TASAVVUF’UN TANIMI

Tasavvuf konusunda çok fazla eser yazılmasına rağmen bu kelimenin nasıl türediği konusunda birkaç müellif dışında çok fazla esere rastlanılmamaktadır. Bu konuyu ele alan müelliflerden biri olan Ebu Nuaym el- İsfahânî (ö. 1038) tasavvuf kelimesinin, safâ ve vefâ kelimelerinin birleşmesinden ortaya çıktığını veya da zahidlerin9 yedikleri çöl bitkisi olan “sufâne”den veya da kendini Kâbe hizmetine adayan kabilenin adı olan “Sufe”den veya da ucuz bir giyecek olan ve bu şekilde nefislerini terbiye ettiklerini düşündükleri “sûftan (yün elbise)” adlı elbiseden alabileceğini belirtmiştir.10 Abdülkerim Kuşeyrî11 ise; bu kelimenin arapça kökenli bir kelimeden oluşmadığına ve âbid12 ve zâhid olan kimselerin her an Allah ile birlikte olma ve gafletten sakınma gayretlerine tasavvuf denir, demiştir.13 Meşhur mutasavvıflardan biri olan Cüneyd-i Bağdadî14 hazretleri de tasavvufun nasıl yaşanabileceğini anlatırken, aynı zamanda tasavvufun tanımını şu sözlerle yapmıştır: “Biz tasavvufu ondan bundan nakil ve kuru laf ile elde etmedik. Ona Allah için açlık çekerek, dünyalık isteklere rağbeti terk ederek ve sevip alıştığımız şeylerden uzaklaşarak sahip olduk”15. Bu tahminlerden sonra tasavvuf kelimesi, nefsini ıslah etmek için “yün giydi” anlamında olan “tasavvafe” kelimesinden ileri geldiği görüşü muteber bir görüş olmuş, bu nedenle tasavvuf yolunu benimseyenlere “sûfî”, “mutasavvıf” gibi isimler verilmiştir.16

Tasavvufun tanımı ve tarifi konusunda ise binden fazla tarif vardır. Her âlim ve müctehid kendi makamına ve mertebesine göre tasavvuf hakkında bir tarif yapmıştır. Tasavvuf konusunda bir ekol olarak bilinen Kuşeyrî’nin “er-Risâle”si, Ferîdüddin Attâr’ın “Tezkiretü’l-evliyâ”sı ve Abdurrahman-ı Câmî’nin “Nefehâtü’l-üns” adlı eserlerinde yetmişten fazla tarif yapılmıştır.17

Tasavvufun tanımı konusunda yazılanlardan yola çıkarak, en fazla üzerinde durulan tanımları madde madde şu şekilde açıklayabiliriz18:

Tasavvuf, güzel ahlak olan Kur’an ahlakı ve edepten ibarettir.

Tasavvuf, nefsin tezkiyesi (nefsi temizleyip, günahlardan arındırma ve kalbi olgunlaştırma) ve kalbin tasfiyesidir. (kalbi dünyalık herşeyden arındırılması ve sadece Allah sevgisi ile doldurulması)

Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine göre ise; tasavvuf, barışı mümkün olmayan manevi bir savaştır. (Kişinin nefsine muhalefet ederek nefsiyle savaşması, yani “Riyazat” adı verilen az yeme, az uyuma ve az konuşma ile nefse karşı yapılan bir mücadele)

Tasavvuf, ihlâstır, Allah’a karşı samimi olmaktır.

Tasavvuf, kitap ve sünnete sımsıkı sarılmakla mümkün olan istikamettir.

Tasavvuf, Allah’a teslimiyettir.

Tasavvuf, amel ve ilimden ibarettir.

Tasavvuf, kâl ilmi değil, hâl ilmidir. Yani sözle tasavvuf olmaz, o ancak yaşanır.

Tasavvuf kelimesi, Hz. Peygamberin hayatında bu kelimeyle zikredilmemiştir, bu durum kelamcılar, müfessirler ve mutasavvıflar arasında tartışmalara sahne olmuştur. Bu nedenle bazı mutassavvıflar onları ikna edebilmek için, Peygamberin yaşantısının bizzat tasavvufun ta kendisi olduğunu, ama sadece adının bu olmadığını, yazmış oldukları Risâleler ile açıklamaya çalışmışlardır. Mesela; Mevlana, İbni Arabi, Sadreddin Konevi, Feridüddin Attâr gibi büyük sufîler yapmış oldukları şerh ve tercümelerle tasavvufun diğer ilim dallarıyla sıkı bir ilişkisi bulunduğunu kabul ettirmeye çalışmışlardır.19

Tasavvuf düşüncesi iki önemli temele dayanmaktadır: Allah sevgisi (muhabbetullah) ve Allah korkusu (mehâfetullah).20 Bu korku sevmekten kaynaklı bir çekinme duygusu olduğu için aslında birbirini tamamlayan iki önemli unsurdur.

Tasavvufun gayesi ise; güzel ahlâkı, yani merhamet, şefkat, cömertlik, affedebilme, şükür gibi ulvi hasletleri müminde bir lezzet haline getirebilmedir.21 Yani Allah’ın rızasını kazanabilecek, eliyle, diliyle müslümanlara zararı olmayacak ve hatta onlara hizmet edecek insanlar yetiştirmektir.

2. TASAVVUFUN KISA BİR TARİHÇE

İlk sufîler aslında Sahabe-i Kirâm olarak bilinir. Sahabe-i Kirâm Peygamber efendimizin örnek yaşantısını kendilerine bir model olarak görmüşler, aynı hazreti Peygamber gibi gece ibadetlerine ve nafile ibadetlere yönelmişler, dünya hayatından ziyade ahiret hayatını tercih etmişler ve bu nedenle Peygamberimizin tavsiyesi olan “Ağızlarınızın tadını kaçıran ölümü sıkça hatırlayınız”22 hadisini her daim uygulamışlardır. Hazreti Peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan siyasi gelişmeler, fikir ayrılıkları, dinde samiyet yerine bencilliğin başlaması bir ekol olarak tasavvuf anlayışını doğurmuştur.23

IX. yüzyıldan itibaren ortaya bazı tasavvufi gruplar çıkmıştır. Bu gruplarda da görüleceği gibi, bir grup, güzel hasletlerden birini diğerlerine göre biraz daha ön plana çıkartarak grubunu kurmuş ve insanlar da bu şekilde kendi meşrebine daha uygun olanı seçmiştir. Bu gruplar şunlardır: “sekr halini önemseyen Bâyezîd-i Bistâmî ile Tayfûriyye, rıza anlayışı üzerinde duran Hâris el-Muhâsibî ile Muhâsibiyye, melâmet anlayışını benimseyen Hamdûn el-Kassâr ile Kassâriyye, fenâ-bekā anlayışına dayanan Ebû Saîd el-Harrâz ile Harrâziyye, nefisle mücâhede, riyâzat ve çileyi esas alan Sehl et-Tüsterî ile Sehliyye, cömertlik anlayışını vurgulayan Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî ile Nûriyye, sahv halini önemseyen Cüneyd-i Bağdâdî ile Cüneydiyye, velâyet konusu üzerinde duran Hakîm et-Tirmizî ile Hakîmiyye, cem’tefrika anlayışını benimseyen Ebü’l-Abbas es-Seyyârî ile Seyyâriyye, gaybet-huzur halini önemseyen İbn Hafîf ile Hafîfiyye” gibi gruplar ortaya çıkmıştır. 24

XII. yüzyıldan itibaren ise bu gruplar “yol” anlamında olan “tarik” kelimesinden “Tarîkat” leri oluşturmuşlardır. Bu tarikatlar ise şunlardır: Ebû İshak Kâzerûnî’ye nisbet edilen Kâzerûniyye, Abdülkādir-i Geylânî’ye nisbet edilen Kādiriyye, Ahmed er-Rifâî’ye nisbet edilen Rifâiyye, Şehâbeddin es-Sühreverdî’ye nisbet edilen Sühreverdiyye, Ebû Medyen’e nisbet edilen Medyeniyye, Muînüddin Hasan Çiştî’ye nisbet edilen Çiştiyye, Sa‘deddin el-Cebâvî’ye nisbet edilen Sa‘diyye, Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’ye nisbet edilen Şâzeliyye, Ahmed el-Bedevî’ye nisbet edilen Bedeviyye, İbrâhim ed-Desûkī’ye nisbet edilen Desûkıyye, Ahmed Yesevî25 ’ye nisbet edilen Yeseviyye, Hacı Bektâş-ı Velî’ye nisbet edilen Bektaşîlik, Bahâeddin Nakşibend’e nisbet edilen Nakşibendiyye, Necmeddîn-i Kübrâ’ya nisbet edilen Kübreviyye, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye nisbet edilen Mevleviyye, Ömer el-Halvetî’ye nisbet edilen Halvetiyye, Hacı Bayrâm-ı Velî’ye nisbet edilen Bayramiyye.26

3. TARİKATLERDEKİ ORTAK UNSURLAR

ZİKİR: Hz. Peygamber’in bazı sahabilere zikir telkin etmesi ve sonradan bu durumunun sonraki nesiller aracılığıyla devam etmesinden dolayı “Silsile-i Şerif” ‘ler meydana gelmiştir. Hz. Ali ve Hz. Ebubekir’in Rasulullah’tan öğrendiği ve Rasulullah ile başlayıp bu iki sahabeyle devam eden silsile günümüze kadar ulaşmıştır.27 Ammâr b. Yâsir, Habbâb b. Eret, Bilâl-i Habeşî, Suheyb b. Sinân, Selmân-ı Fârisî, Ebû Zer el-Gıfârî, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr b. s, Osman b. Maz‘ûn, Mikdâd b. Amr, Muâz b. Cebel, Ebü’d-Derdâ, Huzeyfe b. Yemân, Enes b. Mâlik gibi ibadet ve zühd hayatıyla öne çıkan sahabiler tasavvufdaki bu Silsile-i Şerif zincirinin ilk halkaları olarak kabul edilir.28

Tasavvufta yapılan zikirler, genellikle ayin olarak isimlendirilmiş ve her tarikatın kendine göre bir ayin çeşidi oluşmuştur.29 Bütün tarikatlarda da bu ayin veya da “zikri uygulama şekli” ne son derece dikkat edilmiştir. Bu ayine, kalbe hitap eden bir müzik, göze hitap eden bir raks çeşidi eşlik etmiştir. Bu ayinler oturarak (Nakşibendi tarikatında), ayakta (Rufai ve Bedevi tarikatında), dönerek (Mevlevi tarikatında), sallanarak (bütün tarikatlarda hem ayakta, hem de oturarak uygulanmış) icra edilmiş ve bu durum her tarikatta farklılık göstermiştir.30 Bu ayinlere başlamadan önce belirli bir kıyafet giyilir, ayin şekline (halka veya sıra şeklinde dizilmek) göre dizilinir, önce “Fatiha” suresi okunur, sonra Evrad-ı Şerif31 ’ten belirli ayetler ve tesbihler okunur, def veya ney eşliğinde bir ilahi söylenerek “Lâ ilâhe illallâh” ve “Allah” kelimeleri şeyhin veya onun vekili olan kimsenin komutlarıyla belirli bir ritm eşliğinde söylenir. Bu zikirler, bazı tarikatlarda hafî (sessiz, gizli), bazılarında ise cehr-i zikir (sesli, açık olarak söylenen), bazılarında ise ikisi de aynı anda, uygulanır.32 Bu ayinlerde müzik kadar kıyafet ve aksesuar da çok önemlidir. “Bir hırka, bir lokma” tabirine, Beyazid-i Bistâmi hazretleri döneminde bir de külah eklenmiştir.33 Bugün Ankara Etnoğrafya Müzesi’nde sergilenen derviş eşyaları arasında hırka ve külahın yanında asa, tesbih ve deriden yapılmış bir çift nalinin de olması bize dervişlerin kıyafetleri ve aksesuarları hakkında daha iyi bilgi vermektedir.34

HALVET: Bir kimsenin günahtan korunmak ve daha iyi ibadet yapabilmek amacıyla insanlardan uzaklaşıp ıssız bir yerde yaşamayı tercih etmesi veya da belirli bir süre orada kalmasına tasavvufta “halvet” denir.35 Zahid ve mutasavvıfların en belirgin özelliklerinden biri olan “halvete çekilme” aslında bir peygamber sünnetidir. Hz. Muhammed de halveti uygulamış, Mekke yakınlarındaki Hira mağarasına giderek burada Allah’a daha iyi ibadet etmeye çalışmıştır.36

Mutasavvıfların bir kısmı evlerini terkederek, çöllerde, mezarlıklarda, viranelerde, mağaralarda yaşamayı tercih etmişler, bir kısmı da evinin bir odasını ibadethane haline getirerek oraya kapanmışlardır. Kahire’de bulunan Mukattam dağı, Suriye’deki Lükâm dağı, Beyrut’ta Lübnan dağları, Filistin’de Beytülmakdis dağı, Sînâ çölünde Tûr dağı, mutasavvıfların halvet hayatı yaşadıkları meşhur yerlerdir.37

Bazı mutasavvıflar da “Halk içinde Hâk ile beraber olmak” anlayışını kendilerine düstûr edinmişlerdi. Onlara göre abid veya zahid bir kimse halkın içinde olmalı, ama gönlü her daim Allah ile birlikte olmalıdır, demişlerdir. Bu durum özellikle Nakşibendiler’ce benimsenmiş ve “Halvet Der-encümen” adını almıştır.38

Onuncu yüzyıldan sonra bazı tarikatlarda bir şeyhin gözetiminde bir müridin terbiye olması ve nefsini kötü düşüncelerden arındırması için çilehanelerde geçirilen kırk günlük süreye de “halvet” denmiştir.39 Her tekke de mutlaka halvetin yaşanması zorunlu değildir. Çünkü bazı tekkeler halvet, bazıları sohbet, bazıları da hizmet ehlidir.

HANKH, TEKKE, ZVİYE: Sufîlerin zaman zaman inzivaya çekilmeleri için VIII. yüzyıldan itibaren hankâhlar kurulmaya başlanmış ve sonraları bu hankâhlar tekke, zâviye, dergâh, asitane gibi isimlerle anılmıştır.40 VII. ve VIII. yüzyılda Medine, Kûfe ve Basra şehirleriyle Horasan bölgesi; IX. yüzyılda ise bunlara ek olarak Bağdat (mensuplarına sûfî denir) ve Nişabur (mensuplarına melâmetî41 denir) şehirleri bir hankâh durumundadır.42 Birçok âbid ve zâhid bu bölgelerde yaşamışlar ve kendilerinden sonrakilere de örnek olmuşlardır. Bu isimlerle anılan tasavvuf merkezleri için de oranın bir nevi kuralları sayılan ve bu konuda nesilden nesile sufîlerin elinde dolanan “Adab” kitapları yer almıştır. Hatta bununla da yetinilmeyip, her dergâhın giriş kapısına aşağıdaki gibi bir beyit yazılmış veyahut da “Edeb ya HÛ” ibaresi ile müridlerin kendilerine her daim dikkat etmesi sağlanmıştır. Tekkelerde asılı olan beyit şöyledir:

“Ehl-i irfân meclisinde aradım kıldım taleb

Her hüner makbul imiş illâ edeb illâ edeb”…43

Hankâhlar, bazı dönemlerde medreseler gibi eğitim vermişler ve buralarda tasavvufî eğitimin yanı sıra tefsir, hadis, fıkıh, akaid gibi dersler öğretilmiş, ayrıca zamanla yanlarına kütüphane, misafirhane, tabhâne, şifâhâne gibi sosyal müesseseler de eklenmiştir.44

Zaviyeler de ise; yolcuların bedava yiyip içmesi, konaklamaları, üç gün burada kalabilmeleri, bineklerinin doyurulması ve hatta bineği yoksa binek tahsis edilmesi gibi hizmetler sağlanmıştır. Bu nedenle zaviyeler Osmanlı’da hem toplumsal yaşamın hem de ekonomik hayatın çok büyük bir destekçisi olmuştur. Osmanlı toplumunda zaviyeler üç farklı kurumun bir çatı altında birleşmesi gibidir. Zaviyeler ilk olarak imaret kurumu45, ikinci olarak külliye (mescit, medrese, hamam gibi mimari yapılar) ve üçüncü olarak ise misafirhane gibi çalışmışlardır.46

XIV. yüzyılda Anadolu’nun her yerinde hilere ait zaviyeler bulunmaktadır. hi zaviyelerinin yanısıra Rifâî, Nakşibendî, Kâdirî, Halvetî, Mevlevî, Bektaşî, Bayramî ve Kâzerûniyye tarikatlarına ait zaviyeler bulunmaktadır. 47

Herhangi bir tarikate mensup bir derviş genellikle kendi tarikatının zaviyesinde kalırdı, ama onun burada kalması şart değildi.48 Diğer bütün tarikatların zaviyelerinde de kalabilirdi.

Osmanlı Devleti’nde zaviyeler vergiden muaf tutulurdu ve hatta bir köyde zaviye inşaası varsa, o köyün öşrü oraya devredilirdi.49 Eğer bir zaviye hizmette kusur ederse, o zaviye hangi ailenin veya da tarikatın elinde ise devlet, zaviyeyi onların elinden alır, başkasına verirdi.50 Osmanlı yönetimi zaviyeleri her daim desteklemiştir, çünkü bu sayede hem yolların güvenliği sağlanmış, hem de sosyal refah yolunda önemli adımlar atılmıştır. Bu zaviyeler daha sonra camilerin bitişiğine yapılmış ve bunlara da “Zaviyeli Camiiler” denmiştir. Osmanlı’da aynı zamanda diğer milletlerden müslümanlara ait tekkeler ve zaviyeler bulunmaktadır. Mesela; Hindulara ait “Hindîler Tekkesi”, Özbeklere ait “Özbekler tekkesi” gibi.51

EVRD: Allah’a yaklaşmak için belirli zamanda ve belirli miktarda yapılan dua, zikir ve ibadetleri kapsayan tasavvufi bir terimdir.52 Evrâd, “vird” kelimesinin çoğuludur. Mutasavvıflar bu metodu hazreti Peygamber’den öğrenmişlerdir. Hazreti Peygamber’in günün belirli vakitlerinde zikir ve dua ile meşgul olması kendisinden sonra gelen ümmet için bir örnek teşkil etmiştir. Hz. Peygamber’in tavsiye ettiği günlük yapılması gereken evrad hususunda yazılan ilk eser Hasan b. Ali el-Ma‘merî’ye(ö. 295/908) aittir.53 Sonra Nesâî, İbnü’s-Sünnî, Ebû Ömer Talemenkî, Ebû Nuaym el-İsfahânî, Münzirî, Cemâleddin Ahmed b. Mûsâ b. Ca‘fer ve Süyûtî de evrad hakkında eserler vermişlerdir.54

Evrad; ayetlerden, hadislerden, tesbihlerden, zikirlerden oluşmaktadır. Ama XI. yüzyıldan itibaren bu evradın içine tarikat kurucuları tarafından tertip edilen dua ve zikirler de girmiştir ve oluşan bu eserlere “Evrad kitapları” veya da “ Ahzab kitapları” denmiştir.55 Her tarikatın kendine has bir evrad kitabı vardır. Bu evrad kitaplarındaki farklılıklar genellikle duaların veya tesbihlerin tekrar etme adedinin farklılığından kaynaklanmaktadır.

Mutasavvıflar arasında yaygın olan en geniş evrâd ve ahzâb kitabı, Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî Hazretleri’nin kaleme aldığı “Mecmû’atü’l- Ahzab” adlı eserdir.56 Bu eserde, Hz. Peygamberin, dört halifenin ve sahabilerin kendi hayatlarında uygulamış olduğu ve hazreti Peygamber’den öğrendikleri virdler aktarılmıştır. Ayrıca bazı sûfîlerin (İbnü’l-Arabî, Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî, İbrâhim ed-Desûkī, Gazzâlî, Muînüddîn-i Çiştî, Şehâbeddin es-Sühreverdî, Hüsâmeddin Uşşâkī, Sa‘deddin el-Cibâvî, Abdülkādir-i Geylânî, Abdülganî en-Nablusî, Bahâeddin Nakşibend, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Ahmed er-Rifâî, Ahmed el-Bedevî, Zeynüddîn-i Hâfî) yapmış olduğu virdler de bu eser de mevcuttur.

B- OSMANLI’ DA TASAVVUF

Osmanlı Devleti’nin kuruluş zamanında Orta Asya’dan, Orta Doğu’dan göç ederek gelen şeyh ve mutasavvıflar devletin kuruluşunda çok büyük bir katkıya sahip olmuşlardır. Özellikle yeni fethedilen bölgelerde zaviyeler kurulmuş ve tasavvuf erbabı olan bu kişiler buralarda iskân edilmiş ve bu bölgelerin Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında rol oynamışlardır. 57 Ayrıca bu dervişlerin bir kısmı gazilerle birlikte savaşa katılmışlar, bir kısmı da ziraat ve hayvancılıkla uğraşmışlar ve yeni kurulan devletin tebaasıyla daha yakından kaynaşma fırsatı yakalamışlardır. Sınır boylarında kurulan zaviyeler sayesinde bazen her iki kısım aynı anda devlete hizmet etmiştir. Mesela, savaş zamanında sınırdaki zaviyeler kapılarını orduya açmış, burada ziraat ve hayvancılıkla uğraşan dervişler onların hizmetini yapmışlardır.

Bu nedenle devlet için yararlı bir müessese olan zaviyeler bazen padişah tarafından, bazen de vezirler58 tarafından yaptırılmıştır. Onların hayr-ı hasenat amacıyla yapmış olduğu bu müessesenin yapılmasında dolaylı olarak âlimlerin ve dervişlerin rolü çok büyüktür.59 Zaviyelerin yanısıra birçok padişah ve vezirler, ahirette sevabını umarak imaret, misafirhane, medrese, kervansaray, mescid, camii yaptırmıştır.

Osmanlı Devleti’nde tarikatlara mensubiyet genellikle kişinin kendi mizacına veya da mensubu olduğu teşkilata göre olmuştur. Ordunun Bektaşî olması, yaratılış gereği eğlenceye musikî’ye yatkınlığı olanların Mevlevî olması gibi.60

Bu bölümde ise, Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükselme dönemindeki tasavvufi hayat ve son olarak tarikatlardaki bozulmalar konusuna değinilmiştir.

1.OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞ DÖNEMİNDE TASAVVUFÎ HAYAT

Osmanlı’da tasavvuf anlayışı Ertuğrul Gazi döneminden itibaren “Baba İlyas Divane” isimli bir şeyhin varlığıyla başlamıştır.61 Ertuğrul Gazi ile birlikte Anadolu’ya gelmiş ve kendisinden sonra da halifesi olan “Koçum Seydi”yi bırakmıştır.62

Osman Bey (1258- 1326, yönetim:1299-1326) zamanında ise âlimlerden Tursun Fakıh ve dervişlerden Baba Muhlis ve Osman Gazi’nin kayınbabası Şeyh Edebali vardı.63 Osman Bey bu âlimlere ve dervişlere karşı son derece saygılı ve hürmetkâr biri olmuştur. Hatta Şeyh Edebali’nin müridlerinden biri olan Torud için Osman Gazi ona bir köy temlik etmiştir.64 Osman Bey’in gördüğü ve Osmanlı tarihi için çok önemli olan rüyanın ilk tabirini yapan Kumral Baba’ya da Pazarcık mevkiinde bir zaviye yaptırılmıştır.65 Görülen rüyayı tabir eden bu derviş, Osman Bey’in padişah olacağını ve kendinin soyunda uzunca yaşayan bir devlet olacağını müjdelemiş ve bu tabir karşılığında Osman Bey’den bir kılıç almıştır.66 Ve bu kılıç o dervişin neslinin Osman Bey’in ailesi tarafından hürmet görmesine neden olmuştur. Aşıkpaşazade bu derviş ve âlimlerden bahsederken “duaları makbul dervişlerdi” diye bahsetmiştir.67

Orhan Bey (1281-1362, yönetim:1326-1362) zamanında ise âlimlerden Davud-ı Kayserî, Taceddin-i Kürdî ve dervişlerden şık Paşam hazretleri o dönemim müctehid âlimleri ve sufîleriydiler.68 Bunların yanı sıra o dönemde yaşamış olan, “kerametleri69 açıkça ortada olan ve duaları makbul olan dervişler” olarak sıfatlandırılan Geyikli Baba, Yunus Emre, Şeyh Tapduk Emre, Ahi Evren, Karaca Ahmed Sultan, Abdal Murad gibi dervişler de vardı.70 Bu dervişlerden Abdal Musa, Geyikli Baba ve Abdal Murad Bursa’nın fethine katılmış ve fetihten sonra Uludağ yamaçlarında her birine birer zaviye yaptırılmıştır.71

Orhan Bey zamanında oluşturulan “Yaya ve Müsellemler” adlı düzenli askeri birlikler Bektaşî tarikatine bağlanmış ve Hacı Bektaş-ı Velî hazretleri, daha sonra kurulacak olan ve varlığını 19.yüzyıla kadar devam ettiren “Yeniçeri Ocağı”nın piri, şeyhi kabul edilmiştir.72 Hatta Bektaşî babalarından biri, şeyhe vekâleten 94. kışlada ikamet eder ve sekiz tane mürid de gece - gündüz bu müridlerin ve devletin başarılı olması için dua etmekle görevlendirilmiştir.73 Bu nedenle devletin kuruluşundan bu ocağın kapatılmasına kadar ordunun üzerinde Bektaşî tarikatının çok büyük bir nüfuzu olmuştur.

I.Murad Hüdâvendigâr (1326-1389, yönetim: 1362-1389) döneminde ise bu âlimlerin ve dervişlerin bazısı hayatta kalmıştır. Ayrıca bu dönemde dervişlerden Abdal Murad, Musa Baba ve Pirahmet Cesterî gibi dervişler Osmanlı tebasını dini yönden kalkındırmaya çalışmışlardır.74 Ayrıca I. Murad zamanında Bursa’ya yerleşen Postinpuş Baba’ya Yenişehir civarında bir zaviye verilmiş ve Dimetoka’nın(bugün Yunanistan sınırları içinde) fethinden sonra da oraya “Abdal Cüneyd” zaviyesi yaptırılmıştır.75 Bu zaviye Osmanlı’nın Dimetoka’da kurduğu ilk sosyal ve dini kurumdur.76

[...]


1 Necdet Yılmaz, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf/ Sufîler, Devlet ve Ulemâ, Osmanlı Araştırmaları Vakfı yayınları, İstanbul 2001, s.462.

2 Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, Türk Tarih Kurumu yayınları, Ankara 2014, s.15

3 Şeyh: Müridlere rehberlik yapan ve onları irşad eden kişiye denir. Çoğulu “meşâyih” veya “şüyûh” dur. Kur’anda Hud 11/72; Yusuf 12/78; el-Kasas 28/23; el - Mü’min 40/67 ‘de şeyh kelimesi “doğruyu gösteren rehber” anlamında kullanılmıştır. Tasavvufta şeyhin belirli vasıfları vardır. Bunlar; Şeyh örnek vasıfta biri olmalı, hayra ve iyiye doğru yol gösterici olmalı, edepli olmalı, cömert olmalı, tok gözlü olmalı, yumuşak huylu olmalı, emrettiği şeyi önce kendisi yapmalı, Allah için kabul ettiği müridini asla yarı yolda bırakmamalı. (genis bilgi için bakınız: Reşat Öngören, “Şeyh”, DİA, Türk Diyanet Vakfı yayınları, İstanbul 2010, c.XXXIX, s.50-51)

4 Zaviye: Anadolu’da kurulan zaviyeler aslında bir iskânlaşma politikasıdır. Ayrıca İslam’nın hızla yayılmasında önem taşımaktadır. Anadolu Selçuklu Devleti’nde de hem sultanlar hem de vezirler ve ayrıca da zengin kişiler zengin vakıflı zaviyeler yaptırmışlardır. Bunun en önemli ispatı XIII. Yüzyılda yaptırılan zaviyelerin çok fazla olmasıdır. Beylikler döneminde de çok fazla zaviye yaptırılmıştır. Şeyh Edebali’ de Söğüt’te bir zaviye yaptırmış ve hayatının büyük bir kısmını burada geçirmiştir. Zaviye şeyhlerinin görevi müridleriyle birlikte zikir ve fikire devam ederken bir taraftan da gelen yolcularla ilgilenmek olmuştur. (ayrıntıllı bilgi için bakınız: İbrahim Sarıçam, Seyfettin Erşahin, İslam Medeniyeti Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, Ankara 2011, s.235)

5 Mürîd: Tasavvufa giren ve bir şeyhe bağlı olan kimseye mürid denir. Sözlükte “iradesi, isteği olan kişi anlamında kullanılır. Tasavvuf kaynaklarında sûfî hareketin ilk temsilcilerinin tâlip, muhib, fakir, sâlih, müttaki, zâhid, âbid, sâlik ve ârif gibi sıfatlarla anılmış ve şeyh ve mürid gibi kelimeler çok yaygın olarak kullanılmamıştır. İlk sûfîler mürid terimini şöyle açıklamışrlardır: “Hakk’a giden yolda kararlı ve sağlam bir irade ortaya koyan kişi” ayrıca “iradesi olmayan kul”. (ayrıntılı bilgi için bakınız: Süleyman Uludağ, “Mürid”, DİA, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, İstanbul 2006, c. XXXII, s.47-48.)

6 Reşat Öngören, “Osmanlı’da Sûfilerin Farklı Toplum Kesimleriyle İlişki Tarzları”, İslâm Araştırmaları Dergisi, Sayı 3, İstanbul 1999, s.9.

7 Öngören (1999), agm, s.14

8 Bu eser, Ahmet Yaşar Ocak’ın editörlüğünü yaptığı, Tasavvuf konusunda alanında uzman kişilerin yazmış olduğu makalelerden oluşmaktadır.

9 Zâhid: Bu kelime “Zühd” kelimesinden oluşmuştur. Zühd ise; kulun Allah dışındaki her şeyi terketmesi anlamına gelen tasavvufi bir terimdir. Sözlükte “birşeye rağbet etmemek, ondan yüz çevirmek” anlamında kullanılmaktadır. Zahid kelimesi İslam ansiklopedisi şöyle anlatmıştır: “Malı az olan kişiye müzhid, az yemek yiyene zâhid, az olan şeye zehîd, dünyaya karşı perhiz hayatı yaşamaya zehâdet denir. Zühdün karşıtı rağbettir. Kur’an’da zühd kelimesi geçmez. Bununla birlikte Hz. Yûsuf’u kuyudan çıkaranların ona fazla değer vermemeleri sebebiyle kendileri hakkında zâhid kelimesinin çoğulu olan “zâhidîn” kullanılmıştır (Yûsuf 12/20). Zühd kavramı genellikle dünyaya karşı olumsuz tavır ve davranışların bütününü ifade eder. Dünya malına, makama, mevkiye, şan ve şöhrete önem vermeme; azla yetinme, çokça ibadet etme, âhiret için hayırlı işlere yönelme zühdün bazı göstergeleridir” (ayrıntılı bilgi için bakınız: Semih Ceyhan, “Zühd”, DİA, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, İstanbul 2013, c.XLIV, s.530)

10 Reşat Öngören, “Tasavvuf”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, İstanbul 2011, c.XL, s.119

11 Abdülkerim Kuşeyrî: 986 yılında Horasan’da doğmuş, 1072 yılında Nişabur’da vefat etmiştir. Hocası Ebu Ali Dekkak’dan tasavvuf ilmini öğrenmiş ve hocasının tavsiyesiyle o dönemin âlimlerinden kelam, fıkıh ilmini öğrenmiştir. Nişabur’da ders vermiş ve birçok âlim yetiştirmiştir. Hocasının vefatından sonra 1056 yılında Nişabur’dan ayrılmış ve Bağdat’a gelmiş ve orada hadis ve fıkıh dersleri vermiştir. Selçuklu veziri Amidülmülk’ün zulmünden dolayı birçok âlimle birlikte önce hacca gitti, sonra da Tus’a yerleşti. Nizamülmülk’ün vezir olmasından sonra memleketine geri dönen Kuşeyrî, amelde Şafiî mezhebine, itikatte ise Eş’ari’ye bağlıdır. Kuşeyri kendinden sonra çok fazla eser bırakmıştır, ama yazmış olduğu “Risâle” tasavvufta temel bir kaynaktır. (ayrıntılı bilgi için bakınız: Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyrî Risâlesi, hazırlayan: Süleyman Uludağ, Dergâh yayınları, İstanbul 1999, s.11-18)

12 bid: Allah’ın rızasını kazanmak için çok fazla ibadet eden kimseye denir. Kur’ân’da onbir defa geçmektedir. (ayrıntılı bilgi için bakınız: Süleyman Uludağ, “bid”, DİA, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, İstanbul 1988, c.I, s.307)

13 Öngören, “Tasavvuf”, s.119

14 Cüneyd-i Bağdadî (822- 911 Bağdat): Bağdat’ta doğan ve orada yaşayan Cüneyd-i Bağdadî hazretleri hem kendi devrinde hem de kendinden sonra birçok mutasavvıfı derinden etkilemiştir. Onun yolundan gidenler “Cüneydî” denilmiştir. Birçok âlimin tasavvufa girmesinde etkili olmuştur. (ayrıntılı bilgi için bakınız: Süleyman Ateş, Cüneydi Bağdadi: Hayatı Eserleri ve Mektupları, İstanbul 1970, s.47)

15 Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf 1, Semerkand yayınları, İstanbul 2001, s.18.

16 Öngören, “Tasavvuf”, s.119

17 Ocak (2014), age, s.22; Öngören, “Tasavvuf”, s.119.

18 Kuşeyri, age, s.24; Mahmud Esad Coşan, İslâmda Nefis Terbiyesi ve Tasavvufa Giriş, Seha yayıncılık, İstanbul 1993, s.52; Osman Nuri Topbaş, Tasavvuf, Erkam yayınları, İstanbul 2002, s.24-31; Mustafa Kara, Tekke ve Zaviyeler, Dergâh yayınları, İstanbul 2003, s.5.

19 Öngören (1999), agm, s.15

20 Öngören, “Tasavvuf”, s.120.

21 Topbaş, age, s.46

22 İbn-i Mâce, Zühd, 31 numaralı hadis.

23 Öngören, “Tasavvuf”, s.120.

24 Öngören, “Tasavvuf”, s.121; Ocak (2014), age, s.18

25 Daha önce Arapça ve Farsça yazılan tasavvufi eserler Ahmet Yesevî’nin Türkçe eser vermesiyle ve bunun da talebeleri ve halifeleri tarafından Türkistan’da yaygınlaşması ile farklı bir boyut kazanmıştır. Tasavvufî eserler artık Arapça, Farsça ve Türkçe olarak yazılmıştır.

26 Öngören, “Tasavvuf”, s.123; Hasan Alakese, Mutasavvıf Hükümdarlar, Okul yayınları, İstanbul 2004, s.25-27

27 Ocak (2014), age, s.21

28 Öngören, “Tasavvuf”, s.120.

29 Ömer Tuğrul İnançer, “Osmanlı Toplumunda Sûfîlik yin ve Erkânları”, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, haz: Ahmet Yaşar Ocak, Ankara 2014, s.125

30 İnançer, agm, s.129

31 Günlük okunan ve her tarikatta mevcud olan tesbihlerin ve duaların tümüne denir.

32 İnançer, agm, s.146

33 Nurhan Atasoy, “Osmanlı Dönemi Tarikat Kıyafetleri ve Cihazları”, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler, haz: Ahmet Yaşar Ocak, Ankara 2014, s.191.

34 Atasoy, agm, s.193.

35 Süleyman Uludağ, “Halvet”, DİA, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, İstanbul 1997, c.XV, s.386.

36 Buhârî, “Bed’ü’l-vaĥy”, 3; Müslim, “Îmân”, 252.

37 Uludağ, “Halvet”, s.386.

38 Uludağ, “Halvet”, s.387.

39 Uludağ, “Halvet”, s.387.

40 Öngören, “Tasavvuf”, s.121.

41 Melâmetî ‘lerin özellikleri şunlardır: Halktan biri gibi görünmeyi tercih ederler, sufîlerin aksine kendilerini belli eden semâ, hırka gibi özelliklere kesinlikle karşı çıkmaktadırlar.

42 Öngören, “Tasavvuf”, s.121.

43 İskender Pala, İki Dirhem Bir Çekirdek, Kapı yayınları, İstanbul 2004, s.28

44 Öngören, “Tasavvuf”, s.121.

45 İmaret: Medrese talebeleriyle fakirler için yemek pişirilip dağıtılan yerdir. Bugünkü dilimizde “Aşhane” olarak kullanılmaktadır. Zengin kimseler veya da devlet adamları tarafından finanse edilmektedir. Bu müesseseden dört sınıf halk istifade etmektedir: Mederese talebesi, cami ve hayrat hizmetlileri, memleket içinde yaşayan fakirler, yabancı-yerli-müslüman veya gayrimüslüm misafirler. İmaretlerde veya da diğer bir tabirle imarethanelerde öğlen ve akşam yemek verilmektedir. (ayrıntılı bilgi için bakınız: Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri sözlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı yayınları, İstanbul 1983, c.II, s.61)

46 Sarıçam / Erşahin, age, s.235.

47 Sarıçam / Erşahin, age, s.235.

48 Sarıçam / Erşahin, age, s.235.

49 Sarıçam / Erşahin, age, s.236.

50 Sarıçam / Erşahin, age, s.236.

51 Sarıçam / Erşahin, age, s.236.

52 Mustafa Kara, “Evrâd”, DİA, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, İstanbul 1995, c.XI, s.533

53 Kara, “Evrâd”, s.533

54 Kara, “Evrâd”, s.533

55 Kara, “Evrâd”, s.534

56 Kara, “Evrâd”, s.534

57 Öngören (1999), agm, s.10

58 Bu çalışmada tasavvufi bakımından ele alınmasından dolayı sadece zaviye yaptıran vezirlerin ismi yazılmıştır: Hacı Halil Paşa- Tamac’ta bir zaviye, Karaca Paşa- Yenişehir civarında bir zaviye, Hacı İvaz Paşa- Kazova’da bir zaviye, Tutermezikoğlu Kasım Paşa- Edirne’de sofilere has bir bina (geniş bilgi için bakınız: şıkpaşazade, Tevârîh-i l-i Osmân (Osmanoğulları’nın Tarihi), hazırlayanlar: Kemal Yavuz- M.A. Yekta Saraç, Gökkubbe yayıncılık, İstanbul 2010, s.247)

59 şıkpaşazade, age, s.249.

60 Gündüz, age, s.100.

61 şıkpaşazade, age, s.254.

62 şıkpaşazade, age, s.254

63 şıkpaşazade, age, s.254

64 İbn Kemâl, Tevârih-i l-i Osman, (1.defter, neşreden: Şerafeddin Turan), Türk Tarih Kurumu yayınları, Ankara 1970, s.90-92, 94-95.

65 İbn-i Kemâl, age, s.90-92; Alakese, age, s.60.

66 şıkpaşazade, age, s.277-278

67 şıkpaşazade, age, s.254

68 şıkpaşazade, age, s.254

69 Kerâmet: Allah dostları olan velilerden Allah’ın izniyle ortaya çıkan olağanüstü hallere denir. (ayrıntılı bilgi için bakınız: Süleyman Uludağ, “Kerâmet”, DİA, TDV yayınları, İstanbul 2002, c.XXV, s.265)

70 şıkpaşazade, age, s.254

71 Ahmet Yaşar Ocak, “Zaviyeler”, Vakıflar Dergisii, XII (1978), s.257; Öngören(1999), agm, s.10-11.

72 İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet/Tekke Münasebetleri, Seha Neşriyat, İstanbul 1989, s.90

73 Gündüz, age, s.90

74 şıkpaşazade, age, s.254

75 Machiel Kiel, “Dimetoka”, DİA, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, İstanbul 1994, c.IX, s.306

76 Kiel, “Dimetoka”, s.306

Excerpt out of 30 pages

Details

Title
Osmanlı'da Tasavvuf
Grade
1
Author
Year
2014
Pages
30
Catalog Number
V294528
ISBN (eBook)
9783656922582
ISBN (Book)
9783656922599
File size
599 KB
Language
Turkish
Tags
Religion, Osmanen, Din, Tasavvuf, Dini hayat
Quote paper
Gülşen İstek (Author), 2014, Osmanlı'da Tasavvuf, Munich, GRIN Verlag, https://www.grin.com/document/294528

Comments

  • No comments yet.
Read the ebook
Title: Osmanlı'da Tasavvuf


Upload papers

Your term paper / thesis:

- Publication as eBook and book
- High royalties for the sales
- Completely free - with ISBN
- It only takes five minutes
- Every paper finds readers

Publish now - it's free